GEL KONUŞALIM ARTIK

Kendi çocukluğuma referansla -ve elbette selam olsun diyerek hep ”neden?” diye sorup duran ve cevabı akla yatkın bulana kadar ikna olmayan yanıma- en sevdiğim masaldı ”Uyuyan Güzel”. Yetişkin aklımla düşündüğümde daha anlamlı gelir parmağa batan iğnenin akıttığı kanla hala daha dile getirmekte kıvrandığımız adet kanamasının temsillendiği. Sonrası derin bir uyku ve prensle evlenmek için uyandırılan dünyalar güzeli prenses. Ve bir ”Neden?” de yetişkin aklımla sorduğum. Neden sahi masalın sonunda illa bir prens bekledi durdu prenses de ”sadece kendisi istedi diye ” uyanmadı uykusundan?

 

İşte o zamanların üstü örtük inşasıdır kadın kimliklerimiz. Sosyal medya hesaplarında prenses resimleri kendilerini tanımlamak için ilk kullanılan, ardı sıra gelenler hep bir ilişki tarifi gibi, prensin eşi, şimdinin veya geleceğin annesi ve hatta bir tarih besbelli ilişkisinin başladığı zamanın işaretlendiği. Prens gelmiş ve uyanmıştır artık prenses kendi için en mutlusu olduğunu varsaydığı sona. Oysa ki erkekler için biri ile ilişki halinde olmak, kimliğin ortaya çıkması anlamına gelmeyecektir elbette tıpkı masalda ki gibi kazanımını bağlanma değil hayal gücü üzerine kurmuştur prens ve kendi kahramanlık hikayesini yazmıştır sadece öperek kadını.
Peki ya sonrası, prensesin uyanışı sonrası nasıldır hiç anlatılmayan mutlu son. Bir kitapta bir kadının, trapezdeki akrobatlar hakkında yazdığı hikaye çok etkilemişti beni ilişkinin kadın-erkek başkalıklarını okumada. Hikaye şöyle anlatılmaktaydı. Bir grup olağanüstü yetenekli kadın akrobat çok önemli bir sirkte çalışmak için elemelere katılmışlardır. Gösterileri sirkin sahibini çok etkilemiştir ancak güvenlik olarak kullandıkları ağdan da bir o kadar rahatsız olmuştur. Akrobasi grubuna eğer ağdan vazgeçebilirlerse sirkte çalışabileceklerini söyler. Onlar ise içlerinden birinin yaralanma durumuna sebep olabilecek herhangi bir başarıyla ilgilenmeyip işi reddederler. Çünkü aralarında birine bir şey olursa artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktır. Aslında bu hikaye ile kadınların ilişkilere nasıl baktıklarını okumak çok mümkün. Kadınlar için asıl olan ilişkilerinin devamıdır ve bunu muhafaza etmek için sunulan başkaca konfor yada imkanlardan vazgeçmeye hazırlardır. Peki ya erkekler için ? İnanın bana onlar genelde bir akrobat düştüğü zaman yenisi ile gösterinin devam edeceğine inanan kısmında duruyor işin, esas olan gösterinin kendisidir çünkü.
Virginia Woolf – ki kendisi masalları başkaca okumayı öğretendir bana-, ”kadınların değerleri, karşı cins tarafından üretilen değerlerden çoğunlukla farklıdır” der. Gelgelelim ”geçerli olan erkeklerin değerleridir” diye ekler. Çok uzakta aramamak lazım işte tam da bu sebepten giydiğimiz giysinin uygunluğunu, işimizle ilgili bir kararı ve hatta akşam ne pişireceğimizi dahi sormalarımız ilişkinin erkek olan tarafına. Hatta bırakın davranışlarımızı, duygularımızın bile normal olup olmadığını sorgular ve fikir alırız çok zaman. Ben için ilişki yada aşk adı her neyse yaşanan ve bu kadının kendini yok sayma süreçlerine sebep olan şey, yine kadınca meşru kılınan hak ihlalleri ile eş demektir.
Sokrates’in altını çizdiği cümlenin bende müsaadenizle çizmek isterim altını ” erkekler kendilerini bilir ise kadınları da bileceklerini varsayarken, kadınlar ancak başkalarını bilirlerse kendilerini bilme noktasına ulaşacaklarını düşünmektedirler”
Geç kalınmış sayılmaz elbette yıllarca başkalarının inşa ettiği eril hayal gücüne teslim hikayemizi yeniden anlatmak için. Unutmamak lazım hikayeler kadar onların kim tarafından ve nasıl anlatıldığı da belirler esasında yaşamdaki yerlerini. Aynı masallar bile olsa anlatılanlar zaten büyük sil baştanlar değil olmasını arzuladığım. Elbette süregeleni kökten değiştirmek mümkün olmayacaktır öyle hemen ama susmanın da erdem sayıldığı zamanlar da geri de kalmalı artık.
Bildik en eski zamanlardan beri erile emanet ettiklerimizi – hatta kendi hikayelerimizi bile – farkettiğimiz zaman anlam kazanacak, sessiz kalışımız veya konuşurken ne dediğimizi işitmekte duyulan güçlük. Dinleniyor olmak yetmez, işitilmeye de ihtiyacımız var.
Kulak vermek gerek sözü şiire dönüştüren ilk kadına. Boşa dememiştir o;
“Tanrılara eştir o benim için
dizinin dibinde oturan erkek
duyabilen senin yanı başında
tatlı sesini, diye.
Eğer sen susturursan kadın sesini, okumazsan Sappho’nun şiirlerini, ki o Platon’un onuncu Musa’sı, o vakit küser çağının ötesinde yazdıkları, azalmaz mı değeri dişiyle tırnağı ile hak ettiği haksızlığa karşı dimdik duruşunun. Birileri çıkar var gücüyle kullanıp erilliğin ona verdiği yetkiyi, ayırır şiirlerini ondan, yok sayar yaşam boyu başka kadınlar için yapmaya çalıştıklarını eşcinseldi der hepsi bu -ki bu kime neden dert olur oda ayrı bir zamana saklanmış olsun-
Küçük bir dip not bilmenin işe yarayacağını düşündüğüm; sosyal medyada, düşünen gönül adamları tripli görsellerle eşleşip paylaşılan ; ”Ne garip! En iyi davrandıklarım bugün en çok incitenler beni” de kendisi tarafından söylenmiştir. Hem de M.Ö 500’lü yıllarda. Hazır yeri gelmiş anmışken adını, sonsuz saygılarımla sözü şiiri dönüştüren ve işitilmeyi beceren o ilk kadına….

 

.